HATAYIN ANAVATANA KATILIŞI

Osman Yarıcı

HATAYIN VAROLMA AZMİ
Osmanlı İmperiyası-nın 1. Dünya Savaşı'nı kaybetmiş olması sonucu, bütün cephelerde olduğu gibi Filistin ve Suriye'de dövüşen Osmanlı Ordusu da, 1918 Eylül ayı sonlarına doğru görev bölgesinden çekilmeye başladı. Suriye'de, VII. Yıldırım Ordusu'nun yöreden ayrılmasından sonra İtilaf Devletleri'nin desteği ile, Hicaz Emiri Faysal'ın başkanı olduğu bir Arap-Suriye hükümeti kuruldu. İngilizler, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Antlaşması hükümlerine dayanarak 25 Kasım 1918'de İskenderun Sancağı'na bir miktar asker çıkardılar. Aynı Antlaşma hükümlerine göre, Osmanlı yönetimine bırakılmış olmasına rağmen İskenderun Sancağı 'nı işgal eden İngiliz birlikleri, 5-6 gün kentte kaldıktan sonra çekilerek 7 Aralık 1918 tarihinde, Antakya'ya giren Fransız askerlerine işgali devrettiler.Mondros Antlaşması ile bu topraklarda görevi bitmiş olan VII. Yıldırım Ordusu Kumantanı Mustafa Kemal Paşa geri geldiği Adana'da bu işgal hareketini müttefik orduları kumandanı Mareşal Allanby nezdinde protesto etti.
Yerli halkın ileri gelenlerinden bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması sonucu sancakta mücahitler olarak adlandırılan ve zaman zaman silahlı çatışmaya da giren bir direniş hareketi örgütlendi. 13 Temmuz 1919'da İskenderun Sancağı'na gelerek halka Fransız yönetiminden memnun olup olmadıklarını soran Amerikan heyetine büyük çoğunluğun Türk idaresini istedikleri şeklindeki beyanı, Fransız yönetimine karşı başlatılan direniş hareketinin haklılığını göstermekte idi.Sivas Kongresi'nde ilk esasları meydana çıkmış olan Misak-ı Milli kavramı ile ilgili olarak bu direniş hareketinin önde gelen isimlerinden Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, İskenderun Sancağı ve havalisinin de (Hatay) bu hudutlar içerisinde olduğunun Mustafa Kemal tarafından belirtilmiş olması, bir süredir Misak-ı Milli hududu dışında kaldıkları kuşkusu içinde olan bölge halkının maneviyatını yükseltti.Güneydoğu Anadolu ve İskenderun Sancağı'nda iki yıldır süregelen ve Fransız hükümetini huzursuz eden direniş hareketinin ve çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla, Ankara Hükümeti ile 9 Haziran 1921 tarihinde başlanan görüşmelerin, 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile bir uzlaşma ortamına girmesi üzerine, Antakya'da Fransız yönetimine karşı sürdürülen direniş faaliyetine bir süre ara verildi. Ancak, antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre önce, 26 Ağustos 1921 tarihinde, Fransızlar bütün Suriye'yi işgal ederek, daha önce kurmuş oldukları Faysal başkanlığındaki Suriye Hükümeti'ne son vermiş ve ülkede manda yönetimini uygulamaya başlamışlardı.Gene Ankara Antlaşması hükümlerine göre Fransızlar, Adana, Mersin, Osmaniye, Kilis ve Anteb'i boşaltırken, İskenderun, Antakya, Kırıkhan, Reyhanlı, Altınözü ve Samandağ'dan çekilmeyip bu beldeleri İskenderun Sancağı adı altında ve özel bir statü içinde, Fransız mandası olarak yöneltilmekte olan Suriye Devleti'ne bağladılar. Bu uygulamaları ile Ankara Antlaşması, sancağın kurtuluş ümitlerini gelecekte belirsiz bir zamana bırakmış olması nedeniyle Hatay'da yaşayan Türkler arasında üzüntü yarattı.Ankara Antlaşması hükümleri içinde sancak dahilindeki okullarda Türkçe'nin okutulması, Arapça'nın yanında Türkçe'nin de resmi mahiyette bir dil olması, Türk kültürünün yayılması, sancak bayrağının Türk bayrağına benzer bir bayrak olması gibi maddeler bulunmasına rağmen Fransızlar bu maddeleri hiçbir zaman uygulamadılar. Özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde, Hıristiyan nüfusu, Türk nüfusa yeğ tutan bir davranış içine girdiler. Bu tutum, sancakta yaşayan farklı etnik grupların, farklı dili konuşanların ve farklı siyasi akımlara mensup olanların çatıştığı karışık bir ortam yarattı.Fransızların, İskenderun Sancağından çekilmemeleri ve sancak içindeki Türk nüfusa karşı davranışlarındaki eşitsizlik üzerine tekrar faaliyete geçen direniş örgütü, merkezi Adana'da olan, Tayfur Ata Bey (Sökmen) başkanlığında, İskenderun ve Havalisi Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti'ni kurarak, Ankara ile ilişkilerini devam ettirdiler ve bir heyet halinde Ankara'ya giderek, Mustafa Kemal'den bölge ile ilgilenmesini istediler.1922'de Fransızlar tarafından Suriye Devletleri Federasyonu kuruldu ve İskenderun Sancağı, Federasyona bağlı olan Haleb Devleti içinde yer aldı. Ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti altına alan ve yeni Türkiye Devleti'nin sınırlarını çizen Lozan Antlaşmasında esaslı bir şekilde ele alınmayan ve bu nedenle yöre halkının umutsuzluğa sevk eden Hatay Meselesi, Atatürk'ün 15 Mart 1923 günü Adana'da yaptığı konuşmada, "... kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz" sözü ile yeni bir dinamizm kazandı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin gündemine ciddi olarak girdi.Gelişen olaylar karşısında bölgede yaşayan diğer etnik gruplara karşı da örgütlenme ihtiyacı duyan Türk nüfus, Türkiye ile birleşme temasını işleyen Altın-Özü isimli bir gazete ile faaliyeti çok kısa süren Antakya Halk Fıkrası adlı bir de parti kurdular.Bölgedeki huzursuzlukların Milletler Cemiyeti 'nde yaptığı etkiler sonucu 1926 yılında Fransızlar, İskenderun'da bir hükümet kurulması teklifini gündeme getirdiler. Teklife göre, Beyrut'taki yüksek komiserliğe bağlı olarak çalışacak bu hükümetin kendi anayasası, kendi meclisi ve seçilmiş bir başkanı bulunacaktı. Hükümet merkezi olarak İskenderun öngörülmekteydi. Bu hükümetin teşkili amacıyla yapılan seçimler sonucunda, Arapların çoğunlukta olduğu bir meclis oluştu. Başkanlığına da Ahmet Türkmen'in adaylığına karşılık, İskenderun Sancağında Fransız olağanüstü komiserinin delegeliğini yapan H. Duriex'in getirildiği Bağımsız İskenderun hükümeti, gördüğü tepkiler karşısında kısa bir süre sonra ismini, Kuzey Suriye Hükümeti olarak değiştirme kararı aldı.Anayasaları gereği sancağın bağımsızlığı için yemin etmiş olan Kuzey Suriye Meclisi milletvekilleri bu karardan dört gün sonra, Şam'daki Merkezi Suriye Hükümeti'ne bağlanma kararı aldı.Ortaya çıkan bu yeni durum üzerine Fransa'nın Suriye üzerindeki manda yönetiminin sona ereceği 1935 yılından sonra, İskenderun Sancağının geleceğini, Türk nüfusun çıkarlarına uygun bir neticeye ulaştırmak amacında olan Türkler, Fransızların engelleme gayretlerine rağmen hedeflerine ulaşmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girdiler.Bu faaliyet içinde, özellikle anavatanda gerçekleştirilmiş olan Atatürk ilke ve inkılapları örnek alındı. Örneğin, Latin harflerini öğreten kurslar açıldı, fes yerine şapka giyilmeye başlandı ve herhangi bir faaliyet gösteremeyerek, sembolik bir kuruluş halinde kalan Halk Partisi kuruldu. Türk nüfusun yaptığı bu gayretli ve ısrarlı çalışmalar meyvelerini verdi ve bir süre sonra Fransızlar, İskenderun Sancağında Türk hakimiyeti kavramına sıcak bakmaya başladılar.Sancakta yaşayan Türkler, Ankara'ya gönderdikleri heyetler ile zamanın başbakanı İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak aracılığı ile Atatürk'e bir kere daha aktardıkları davaları için Ulu Önder'den daha yakın ilgi ve destek istediler. Türk hükümeti, 1936 Eylül ayında Cenevre'de yapılan Milletler Meclisi toplantısında konuyu gündeme getirerek, İskenderun sancağının bağımsızlık talebini Fransız Hükümeti'ne resmen bildirdi.Hatay Devleti KurtuluşuAtatürk, 1936 yılı TBMM'nin açış konuşmasında, "... Fransızlar ile aramızda senelerdir sürüp giden davanın neticelenmesinin zamanı gelmiştir" diyerek sancağın bulunduğu bölgeye Hatay ismini verdi. Bu davranışı ile Hatay Meselesine ciddi olarak el konduğunu ifade etmiş olan Atatürk, o sırada faaliyette olan Antakya-İskenderun Yurdu cemiyetinin adını da Hatay Egemenlik Cemiyeti olarak değiştirdi. Bu cemiyetin merkezi İstanbul'da idi.Olayların hızlı bir gelişme içine girdiği bugünlerde, Fransız başbakanı Leon Blum'un, Suriye'ye bağımsızlık verileceği şeklinde beyanı, Hatay'ın Suriye'ye geçmeden anavatana katılması için yapılacak çalışmaların hızlandırılmasını gerekli kıldı. Bu sırada Türk nüfusun aleyhine gelişeceği sezilen, 14-15 Kasım 1936 genel seçimlerine Türkler katılmayarak seçimi boykot ettiler. 1937 yılı başında, Hatay'daki huzursuzluğu gündemine alarak görüşen Milletler cemiyeti, "...her Hataylı dilediği cemaat listesine yazılmak ve rey vermek hakkına sahiptir" maddesini içeren Türk tezini kabul etti ve yapılacak halk oylaması için Antakya'ya bir gözlemci heyeti gönderdi.Heyetin halk oylaması konusunda olumlu bir kanı ile Cenevre'ye dönmesinden ve raporlarını 27 Ocak 1937'de Milletler Cemiyeti'ne vermelerinden sonra, İskenderun Sancağı için yeni bir statü ve anayasa taslağı hazırlanarak sancakta, Millet Meclisi seçimi yapılması kararı alındı. Türkiye adına Numan Menemencioğlu'nun katıldığı anayasa taslağı hazırlama komisyonu, Fransız, İngiliz, Belçikalı ve Hollandalı diplomatlardan oluşmaktaydı. Komisyon tarafından 15 Mayıs 1937'de tamamlanan tasarı Milletler Cemiyeti'nce 29 Mayıs 1937'de kabul edildi. Bu taslağa göre sancak, içişlerinde bağımsız, dışişleri, maliye, gümrük işlerinde Suriye'ye bağlı kalacaktı. Sancağın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa'nın garantörlüğü altındaydı.Milletler Cemiyeti'nce kabul edilen tasarı esasları çerçevesinde Ekim 1937'de Antakya ve İskenderun'da Türk konsoloslukları açıldı. 15 Nisan 1938'de başlayan ve ileride yapılacak Millet Meclisi seçimine esas olacak sayım işleminde, adilane hareket edilmeyip, Türkler aleyhine bir tavır takınılması üzerine durum, Türkiye Cumhuriyeti'ne, Fransız Hükümetine ve Milletler Cemiyeti'ne duyuruldu.Sayım sırasında yer yer kanlı olayların da çıkması üzerine örfi idare ilan edildi ve toplum düzenini sağlamak amacıyla Fransız milislerinden oluşan Albay Collet komutasında bir birlik Antakya'ya geldi. Türk partizanı bir asker olan Albay Collet tarafından düzen sağlanıncaya kadar, sayım işlerine beş gün ara verildi. Askeri tedbirlere rağmen olayların devam etmesi üzerine Fransız delegesi Carreaux, Hatay'ın yönetimini Türkler'e bırakmayı teklif etti.Bu teklif üzerine Ankara'nın görüşü ve oluru alınarak, İçişleri Müdürlüğü mahiyetinde olan İskenderun Sancağı Valisi görevine Dr. Abdurrahman Melek atandı ve vali 6 Haziran 1938 tarihinde göreve başladı.Bu tedbirlere rağmen etnik gruplar arasında sürüp giden gergin ortamda bazen ölümle sonuçlanan olayların devam etmesi üzerine, sayım işleri tamamen durduruldu ve seçim komisyonu 26 Haziran 1938'de Sancak'tan ayrıldı.Duruma bir hal çaresi bulmak amacıyla Türkiye ve Türkiye ve Fransız heyetleri arasında Antakya'da yapılan ve bir hafta süren görüşmeler sonunda, 2500 Türk ve 2500 Fransız askerinden oluşacak birliklerin Hatay'a girmeleri ve sayımın bu birliklerin denetimi altında yapılması kararı alındı. Bu karar gereğince, 5 Temmuz 1938'de Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk alayı törenle Antakya'ya girdi. Alınan tedbirler ile sayım işlerine 22 Temmuz 1938 tarihinde yeniden başlandı ve sayım işlemi 1 Ağustos 1938 tarihinde tamamlandı. Sayım sonucunda seçmen sayısı: Türkler 27.847,Araplar 33.164, Ermeniler 5.504, Ortodoks Rumlar 2.098, diğerleri ise 395 kişi olarak tespit edildi. Bu sayılara göre Millet Meclisi için: Türklerden 22,Arap Alevilerinden 9, Ermenilerden 5, Araplardan 2, Ortodoks Rumlardan 2 olmak üzere toplam 40 milletvekilleri adayları, seçilecek milletvekili sayısı kadar olduğundan, bunlar için seçim yapılmadı ve bu adayların tümü milletvekili olarak meclise girdiler.2 Eylül 1938 günü toplanan Hatay millet Meclisi, daha önce Atatürk tarafından aday gösterilen Tayfur Sökmen'i Hatay Devleti Cumhurbaşkanı seçti. Dr. Abdurrahman Melek başbakanlığa atanırken, Abdülgani Türkmen meclis başkanı oldu. Beş bakandan oluşan Hatay Devleti Hükümeti, Hatay Millet Meclisi'nin 6 Eylül 1938'deki oturumunda güven oyu aldı.Türkiye Respublikası-na BağlanmasıÇıkarılan bir yasa ile Türkiye Cumhuriyeti yasalarının tümü Hatay Devleti'nin yasaları olarak kabul edildi ve bunlar içinde hemen uygulanabileceklerin belirlenmesi için hükümete yetki verildi. Devlet yönetiminde vatandaşlara uygulanan eşitlik sayesinde cemaatler arasındaki ayrılık ve husumet giderek azaldı.İlk başta Antakya, İskenderun, Kırıkhan ilçelerinden ibaret olan Hatay Devleti'nde daha sonra Reyhanlı ve Yayladağ ilçeleri oluşturularak ilçe sayısı beşe yükseltildi. Para birimi Suriye lirası olan Hatay Devleti'ni dış ülkelerde Suriye Devlet Başkanı temsil edecekti. Devletin bayrağı, Türk bayrağının çok benzeri olup sadece yıldızı kırmızı idi. Posta işlerinde Suriye postalarına bağlı kalınacaktı. Suriye ile askeri ve siyasi hudut bulunmayacaktı.Bir süre sonra Fransız idaresindeki Suriye Devleti ile Hatay Devleti arasında bazı konularda yetki ve yönetim açısından başgösteren anlaşmazlıklar giderek büyüdü. Manda yönetimi zamanından bu yana görev yapan bütün Fransız ve Suriyeliler, Türk yönetimince işten çıkarıldılar. Gerginleşen münasebetler üzerine Suriye Devleti'nin bir ara posta pulu vermemesi üzerine, Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin pullarını kullanmaya başladı. Kısa bir süre sonra kendi pullarını çıkaran Hatay Devleti, Uluslararası Postalar Topluluğu'na üye oldu. Devletin parası Suriye parası idi. Vurgunculuğa mani olmak amacıyla gizlice toplanan meclisin bir gece içinde çıkardığı bir kanunla, Suriye parası yerine Türk lirasına geçildi. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası İskenderun'da bir şube açtı.Bu sırada Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti ile olan sınırı kapalı idi. Suriye Devletiyle anayasa gereği bir sınırı bulunmamaktaydı. 20 Ekim 1938 gece yarısı Fransızlar, kendilerine çıkarılan güçlükleri bahane ederek, Suriye Devleti'nin Hatay Devleti ile varolmayan sınırını kapattılar ve Hatay Devleti ile olan ilişkiyi dondurdular. Amaçları Türkiye ile sınırı kapalı olan Hatay Devleti'ni ekonomik açıdan güç duruma sokup kendi istekleri doğrultusunda hareket etmeye zorlamaktı. Bu olaya misilleme olmak üzere Hatay Devleti de Suriye ile yeni oluşan sınırını kapattı. Her iki taraftaki sınırın kapalı olmasının Hatay Devleti'nin ticaret ve ulaşım işlerini aksatacağı ihtimali karşısında, olaydan iki gün sonra Millet Meclisi'nde alınan bir kararla Türkiye Cumhuriyeti ile olan sınır açıldı.Suriye hududunun Fransızlar tarafından kapatılması, öteden beri düşlenen, Hatay'ın anavatana katılması hedefi için pek olumlu bir ortam yaratmıştı. Fransızlar'ın bu durumu sezip özür dileyerek, Hatay Devleti ile olan sınırı tekrar açmalarına rağmen Hatay Devleti, Suriye Devleti ile olan sınırını açmadı. Bu gergin ilişkiler içinde, anavatana katılma arzusu ile dolu sekiz ay geçti.Türkiye Cumhuriyeti'nde 1939 yılında yapılan milletvekili seçiminde, Hatay Devlet Başkanı Tayfur Sökmen Antalya'dan, Başbakan Abdurrahman Melek ise Antep'ten milletvekili seçilerek TBMM'ye girdiler. Bu olay Hatay'ın anavatana katılması hedefinin bir diğer adımını oluşturmaktaydı. Zaten Fransa da bu konuya son zamanlarda ılımlı bakmakta kamuoyunda ise bu çözümün bölgedeki istikrar ve her iki devletin geleceği için en uygun yol olacağı görüşü ağırlık kazanmakta idi.Nihayet Fransa Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında yapılan anlaşmaya uygun olarak, Hatay Millet Meclisi'nin 23 Haziran 1939'da oybirliği ile aldığı karar gereğince Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'ne katıldı.Hemen uygulamaya konan bu karar sonucu, Hatay'da görevli son Fransız birliği 7 Temmuz 1939 günü Antakya kışlasında yapılan törenle Hatay'dan ayrıldı. Türkiye Cumhuriyeti, Fransızlar'a bağlı olan Suriye-Büyük Lübnan Bankası, Tütün İdaresi, Elektrik Şirketi, İskenderun Liman Şirketi'ni satın alırken, Suriye uyruğuna geçmek isteyen vatandaşlarına da bir tercih hakkı tanıdı.Suriye Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti temsilcilerinin katılımı ile oluşan komisyon sonucunda bugünkü sınır çizgisi tespit edildi ve TBMM'de çıkarılan 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı yasa ile Hatay ili oluşturuldu. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Hatay Egemenlik Cemiyeti Genel Sekreteri Şükrü Sökmen Süer, Hatay'ın ilk valisi oldu.Antakya'da, 23 Temmuz 1939 tarihinde TBMM adına gelen heyetle beraber yapılan anavatana katılma törenleri ile Ulu Önder Atatürk'ün sağlığında neticesini göremediği büyük ülküsü olan Hatay meselesi daima karşısında olduğu bir askeri harekat yerine arzuladığı gibi politik yollarla kesin sonuca ulaştı ve Kırk Asırlık Türk Yurdu anavatan sınırları içine alınmış oldu.

ATALAY DEMİR

SELAM SİTE SAKİNLERİ YAZILARIMI BU SİTEDE YAZMAKTAN BÜYÜK MUTLULUK DUYACAĞIM.
ŞİMDİDEN HERKESE TEŞEKKÜRLER.

yeni yazar

ATALAY DEMİR

İSTATİSTİĞİN TARİHÇESİ

Osman Yarıcı

TÜRKİYE İSTATİSTİK KURUMU VE İSTATİSTİĞİN TARİHÇESİ
İstatistik başlangıçta teknik bir disiplin olarak ele alınırken günümüzde bir bilim dalı olarak kendini kabul ettirmiş, ulusal ve uluslararası boyutta gelişmelerin temelini oluşturmuştur. Bilgi çağı olarak adlandırılan gelişmeler istatistiği evrensel bir konuşma dili konumuna getirmiştir.

Günümüzde ulusal ve uluslararası sosyal ve ekonomik gelişme hedeflerinin belirlenmesi ve bu hedeflerin başarısı güncel, güvenilir istatistiklerle sağlanmaktadır. Doğru bilgi, doğru yorum ve doğru karar sürecinde araştırmacılar, politikacılar, karar alıcılar ve tüm bireyler çalışmalarında istatistiki bilgileri etkin olarak kullanmaktadırlar.

İlk çağda bile insanlar bazı toplu olayları belirleme ihtiyacı duymuşlardır. Devletlerin kurulması ile birlikte insanlar sınır belirleme, vergi toplama, toprak dağılımına yönelik amaçlarla kayıt tutmaya başlamışlardır. Büyük bir coğrafyada, farklı ırklar, diller, dinler ve kültürler üzerindeki hakimiyetin devam ettirilmesinin koşullarından birisi şüphesiz kayıt sistemlerinin iyi olmasından kaynaklanmıştır.

CUMHURİYET ÖNCESİ . . .
Orta Asya?da büyük uygarlıklar kuran Türk toplumları tarafından, Hindistan, Çin ve İran'da bilgiye önem verilmiş, İlhanlılar ve Selçuklular döneminde nüfus sayımı çalışmaları yapılmıştır. Osmanlı yönetimince, kuruluş döneminden itibaren geliştirilen idari gelenekler arasında "kayıt sistemleri" de önemsenmiştir. Devlet organları içerisinde yer alan kurumlar tarafından idari ve mali fonksiyonlar yerine getirilirken; ayrıntılı, düzenli, sistematik yapıda belge ve defterlerle derlenmiştir. Ancak bu bilgiler istatistik değerlendirme amaçlı olmayıp, devletin idari ve mali fonksiyonlarının birer yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde bu bilgileri istatistik amaçlı olarak değerlendirebilmek için yoğun çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Tarım ve araziye ait bilgi toplamak amacıyla 1326-1360 ve 1360-1389 yılları arasında toprak ve nüfus sayımları yapılmıştır. 1389 yılında kurulan "Defterhaneler"e ait kayıtlar kısmen de olsa istatistik ihtiva etmektedir. Kanuni Sultan Süleyman genel bir sayım yapılması için çalışmalar başlatmış, bu sayımın her yüzyılda bir tekrarlanmasına ilişkin maddenin Kanunname'de yer almasını sağlamıştır.

Osmanlı yönetiminin modern istatistiki bilgi ve yöntemlerden yararlanma çabaları 19. yüzyılda reform süreci ile başlamıştır. 1830 tarihli nüfus sayımı bunun ilk örneğidir. Tanzimat reformları sonucu merkeziyetçi yapıyı geliştiren Osmanlı yönetimi; eğitim, sağlık, haberleşme, ulaşım vb. alanlarda sorumluluklarını artırmış, dolayısıyla toplum hakkında daha sağlıklı ölçülebilir nitelikte bilgilere ihtiyaç duymuştur.

19. Yüzyılın ilk yıllarından itibaren, merkezi sisteme dayalı olarak, merkez ve taşrada istatistik büroları açılmış, çalışmaları takip ve kontrol etmek üzere merkezi bir organ kurulmuştur. 1891'de yürürlüğe giren "Bab-ı Ali İstatistik Encümeni Nizamnamesi" uyarınca Bab-ı Ali'de kurulan Merkezi İstatistik Encümeni ile istatistik hizmetleri kanuni bir esasa bağlanmıştır. 1918 yılında çıkarılan yeni bir kanunla istatistik faaliyetleri Sadaret'e bağlı İstatistik Müdüriyeti Umumiyesi bünyesinde toplanmış, uygulaması bir yıl devam ettikten sonra yürürlükten kaldırılmıştır. Önceki sistem Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir.






CUMHURİYET DÖNEMİ . . .
1926 - 2005

Yıl

Açıklama





1926

"Merkezi İstatistik Dairesi" kurulmuştur.





1930

1554 Sayılı Kanun ile "İstatistik Umum Müdürlüğü" adını almıştır.





1933

2203 Sayılı Kanun ile ?İstatistik Umum Müdürlüğü" görevlerini Umum Müdürü, Müşavirlik, Muavinlik ve 10 Şube ile sürdürmüştür.





1939

3656 Sayılı Kanun ile "Taşra Mıntıka Teşkilatı" ve "Fiyat İstatistikleri Müdürlüğü"nün teşkilata dahil edilmesi karara bağlanmıştır.





1945

Kurumun adı "İstatistik Genel Müdürlüğü" olarak değiştirilmiştir.





1950

5629 Sayılı Kanun ile 3656 ve 4644 Sayılı Kanunlardaki bazı kadrolar kaldırılarak yeni kadrolar ve yeni faaliyetlerin başlaması öngörülmüş, "Tetkik ve Araştırma Dairesi" kurulmuştur.





1952

"İstatistik Umum Müdürlüğü" adını tekrar almıştır.





1955

6534 Sayılı Kanun ile Genel Nüfus, Genel Tarım ve Genel İşyeri Sayımlarının hangi yıllarda yapılacağına dair hükümler getirilmiştir.





1960

"İstatistik Genel Müdürlüğü" olarak kurum adı tekrar değiştirilmiştir.





1962

Devlet Planlama Teşkilatının kurulması kararı ile birlikte 53 Sayılı Kanunla kurumda, ?Devlet İstatistik Enstitüsü? adı altında yeni bir organizasyon kurulmuştur.





1984

219 Sayılı "DİE Başkanlığı'nın Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile teşkilat yeniden yapılandırılmıştır.





1989-90

357, 367 ve 403 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile değişiklikler yapılarak yeni düzenlemeler yapılmıştır.





2005

5429 Sayılı Türkiye İstatistik Kanunu ile ?Türkiye İstatistik Kurumu? kurulmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu; İstatistik Konseyi ve Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı?ndan oluşmuştur.

KIRIKHAN

Osman Yarıcı

Kırıkhan tarihi MÖ 3000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bağlı bulunduğu Hatay merkezi ile tarihi bir bütünlük gösterir. İlçe merkezinde Orta Paleolitik döneme ait herhangi bir buluntu olmamasına rağmen, sırasıyla Akad, Hurr, Hitit, Asur ve Pers akınları ile kısa süreli yerleşimlerin yöre için söz konusu olduğu kesindir. MÖ 333 yılında Büyük İskender’in Pers İmparatorluğu’nu yıkmasıyla birlikte kurulan yeni düzende Kırıkhan merkez ve çevresi yoğun yerleşimlere sahne olmuştur. Merkeze yakın Alabeyli, Ceylanlı, Bektaşlı köyleri çevrelerinin iskan edildiği saptanmıştır. Helenistik dönemin izlerini taşıyan Darb-ı Sak (Trepesa) kalesi ile ova boyunca bir dizi halinde yer alan höyükler Kırıkhan’ın tarihte bir “Güvenlik ve Haber alma Merkezi” olarak düşünüldüğünü ortaya koymaktadır.

Doğuya uzanan ticaret yollarının geçiş yeri özelliğine sahip Kırıkhan, Akdeniz’e geçiş bölgesi olarak yüzyıllarca kervanların kullandığı İskenderun - Halep, Antakya - K.Maraş yollarının kesiştiği bir yerleşim merkezidir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de yerleşim bölgesi olarak gelişmiştir. Ne var ki, bu dönemlere ait kesin bulgular olmamaktadır.

Yabancı ve Osmanlı Kaynaklarında Kırıkhan adına rastlanmamakta, ancak 16. yy. Halk Şairlerinden Karacaoğlan’ın bir şiirinde “Kırıkhan’dan yüklediler göçünü” cümlesinde “Kırıkhan” ismi geçmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Belen Kazasına bağlı bir nahiye iken, 1924’te ilçe merkezi olan Kırıkhan , uzun yıllar süren Fransız işgal yıllarından sonra 1939 yılında Türkiye Cumhuriyeti yönetimine girmiştir.

Kırıkhan adının nereden geldiği konusunda iki görüş bulunmaktadır. Bunlardan birisi ticaretin yoğun olduğu yıllarda kervanların konaklaması için yapılmış olan 40 hanın bulunduğudur. Diğeri ise iki hanın varlığı ve bunların da oldukça bakımsız ve kırık dökük olmasıdır.

Yapılan araştırmalar, iki kırık dökük hanın bulunması nedeniyle Kırıkhan isminin verildiğini destekler mahiyettedir.

DAĞLAR: Amanoslar, Kürt Dağları ilçe merkezinin güneyinde kalan ve Amanosların uzantısı olan birkaç tepe, kentin kuzeyinde ise yine aynı dağ silsilesinin devamı vardır.

GEÇİTLER: Doğal yapı gereği bölgenin kuzey - güney doğrultusunda uzanan amik ovası Amanoslarla Kürtdağları arasında önemli bir geçittir. Doğu batı yöresinde en önemli geçitler Suriye’ye Yalangoz - İncirli civarından, Batıda ise Gedik - Belen geçidi ile, Atık yaylasından. Ayrıca Kuzeybatıda dağlık alanda önemli sayılabilecek ve Amanosları aşan patikalar, Ceylanlı Köyü yakınlarından Dörtyol İlçesine ve Hassa İlçesine değin uzanabilmektedir.

.KÖPRÜLER: Delibekirli çayı üzerinde Fransızlar döneminden kalma taş köprü, Karasu üzerinde betonarme, ayrıca Kırıkhan - Delibekirli köyleri arasında iki adet beton köprü vardır. Reyhanlı yolu üzerinde ise Muratpaşa köprüsü bulunmaktadır. Dar ve tarihi bir değeri vardır.

MAĞARALAR: Şu an yerleri kesin bilinen bazı mağaraların bulunmasına rağmen, asıl büyük olan bir kaç mağaranın varlığından söz eden yurttaşlar İlçe merkezinde Gündüz mahallesi ile Kurtuluş İlkokulu arasında büyük bir mağaranın bulunduğunu söylerler. Kurtlu Soğuksu Köyünde bulunan ve derinliğinin yaklaşık 20 km. olduğu iddia edilen mağara bulunmaktadır.

İSKENDERUN

Osman Yarıcı

Hatay ilinin ilçelerinden biridir. Şehir, 159.149 nüfusu ile merkez ilçe olan Antakya'dan daha kalabalık bir şehir olup, limanı ve sahip olduğu endüstri ile Türkiye çapında büyük önem taşır. Şehir Akdeniz kıyısında, arkasını Nur Dağları'na dayamış bir haldedir. İskenderun Körfezi'nin güneybatıdan gelip kuzeye devam ettiği dönüm noktasında ovada yerleşmiştir.

İskenderun'un kuruluşu tarih öncesi devirlere dayanmaktadır. Karaağaç mıntıkasında Telli köy adını taşıyan höyükte Mc. Evan'ın bulduğu bazı çanak çömlek parçaları buranın Antikçağ öncesi yerleşime açıldığını göstermektedir. M.Ö. 2000'li yıllarda burada Hititler'e bağlı Kadu Beyliği`nin kurulduğu bilinmektedir(Kadu, Hititçe de körfez anlamına gelmektedir.). M.Ö. 1200'lü yıllardan önce Fenikeliler burada “Myriandrus” adıyla bir koloni kurdular. Burası M.Ö. 1200'den sonra merkezi Reyhanlı (Kuruluo) olan geç devir Hattini Krallığına bağlandı. MÖ. 7. yüzyılda Hurriler'in eline geçen İskenderun ve çevresi M.Ö. 6. yüzyılda Persler'in eline geçmiştir.
İskenderun gerçek anlamıyla M.Ö. 333 yılında, Asya seferine çıkmış olan Büyük İskender tarafından kurulmuştur. O zamanlar asıl adı Alexandreia idi. Roma hakimiyeti başladıktan sonra, bügünkü İranlıların atası olan Partların istilasına uğrayan kalesi tahrip edilip, yeniden inşa edilen şehrin adı Peutinger tabularında bu bölgede cüzzam hastalığı yayılmış olduğu söylentileriyle Alexandreia Scabiasa olarak gösterilmektedir. Nihayet yine düzeltme amacıyla 4. yüzyıldan itibaren Küçük İskenderiye'ye (Alexandretta) denilmiştir. Kalesi muhtemelen Abbasi halifesi tarafından yeniden inşa ettirildi. İslam kaynaklarında ismi İskenderiye, İskenderun olarak geçen şehir, Doğu Roma-İslam rekabeti sırasında defalarca el değiştirmiş Büyük Selçuklu Devleti'ne sonra Eyyubiler`e geçmiş, Birinci Haçlı seferi sırasında Tancrede tarafından zapt edilmiştir (1097). Antakya Dukalığı'nın Mısır Memlük Devleti tarafından ortadan kaldırılması üzerine 14. ve 15. yüzyılda bu bölge Memlükler'in Halep valileri ve bazen de Dulkadirliler Emirliği'nin nüfuz sahasında kalmış, nihayet 16.yüzyılın ilk yarısında Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Osmanlı yönetiminde seçkin bir hayat sürdüren İskenderun ve çevresi 1607 yılında Sadrazam Kuyucu Murat Paşa ile Celali Canbolatoğlu arasında Oruç Ovası'nda meydana gelen savaş dolayısıyla hareketli olaylara şahit oldu. 17. yüzyılın başlarında ise Halep valisi Nasuh Paşa, bugünkü Varyant Yolu Güzün Deresi kanalının kesiştiği noktada, hâlâ bazı duvar kalıntılarının görüldüğü kalenin inşaatını başlattı.
İskenderun, Osmanlı İmparatorluğu zamanında ticari ve stratejik özelliğini giderek arttıran bir yoğunlukla sürdürdü. Doğu Akdeniz ticaretinde önemli bir liman vazifesi gören şehir, Ortadoğu ile olan ithalat ve ihracatta yerini aldı.
1832 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın kumandasındaki Mısır ordusu, Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Belen Geçidi'nde ağır bir yenilgiye uğratınca İskenderun kısa bir süre için Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın yönetimine girdi. 1839'da Tanzimat ile birlikte yapılan idari düzenlemeyle İskenderun, Payas ve Belen ile birlikte Adana eyaletine bağlanmıştır.


1872 depremi İskenderun'da çok hasara neden oldu. 1881 yılında Maliye Müfettişi Mesut Bey İskenderun hakkında detaylı bir bayındırlık raporu hazırlayarak maliye nezaretine sunmuştur. Bu rapor üzerine demiryolunun İskenderun'a bağlanması kararlaştırılmış, liman genişletilmiş ve İskenderun Halep şosesinin yapımı hızlandırılmıştır. 19. Yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarında ilk petrol İskenderun’un Çengen köyünde bulunmuş, bölgede sondajlarda bazı sonuçlar alınmışsa da açılan kuyulardan verim sağlanamamış ve çalışmalar durdurulur.
1912 yılında Bağdat demiryolunun tali bir hattı olarak Toprakkale-İskenderun demiryolu işletmeye açıldı ve şehrin Anadolu ile olan ulaşımı işlerlik kazandı. Bu tarihlerde İskenderun dört mahalleden oluşan, 1 nahiyesi, 24 köyü olan bir kazadır.




Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması üzerine 12 Kasım 1918 günü İskenderun Fransız askerleri tarafından işgal edildi. İşgalin hemen ardından oluşturulan Türk çeteleriyle Fransızlar ve onların desteklediği Ermeni milisler arasında kanlı çarpışmalar meydana geldi. 21 Ekim 1921 de Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması doğrultusunda Hatay'da İskenderun Sancak İdaresi kurulmuştur. Fransa'nın Suriye'ye bağımsızlık tanıması için yapılan çalışmalar üzerine Türk hükümetinin müdahalesi ile bağımsız Hatay Devleti kurulmuş aynı gün Hatay meclisi yasama çalışmalarına başladı. Nihayet bir yıl sonra bu meclis Hatay'ın anavatana katılması kararını alınca İskenderun Türkiye sınırlarına dahil oldu. 5 Temmuz 1938 günü Türk ordusu İskenderun'a girmiştir.

Tarih

İskenderun-Antakya yolunun 27. Km. sinde Bakras köyü çevresinde, Nur dağları eteginde kurulmuş bir karakol şatosudur. Kalenin yapılışı, Helenistik döneme aittir. Kalenin önemi ise, Arabistan yolunu kontrol altında tutmasından ileri gelmektedir. Çeşitli zamanlarda onarım görmüş olan bul kale, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında, Osmanlı topraklarına katılmıştır. Üzerinde bir kilise vardır.

İskenderun-Payas demiryolu üzerinde, İskenderun kentinin giriş kapı kalntısıdır. Yunus peygamberin yunus balığının karnından burada çıktığına inanılır.

KUMLU

Osman Yarıcı

Amik ovasının merkezinde bulunan İlçemiz 1945 yılından önce Amik Gölünün İstilası altında çeşitli sazlıklara kaplı bataklık bir yer iken, 1945 yılında iskan yeri olarak tahsis edilmesinden sonra İlk olarak “CAMUZLAR” olarak tabir edilen dört beş ailenin gelip yerleşmesi ile “KİLLİK KÖYÜ” olarak yerleşim yeri olmuştur. Daha sonra Çevrenin büyük köylerinde yaşayan topraksız vatandaşlar gelip bu yere yerleşmişlerdir. 1945 yılında nüfus başına 14 dönüm olarak tahsis edilen bataklık ve sazlık alanlar 1947 yılında bataklığın kurutulması ile tarıma açılmış, kaliteli ve bol ürünler yetiştirilmeye başlanmıştır. Çevre köylerden göçün hızla devam etmesi ile KİLLİK kısa zamanda ovanın en büyük köyü olmuştur. bunun sonucu olarak 1956 yılında Hamam köyünde bulunan Nahiye ve Jandarma Teşkilatı Killik”e nakledilmiştir.1965 yılında nüfusu 2000 in üzerine çıkması ile kasaba, 1968 yılında da Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Belediyenin hizmete başlaması ile birlikte KİLLİK olan adı değiştirilerek KUMLU olmuştur. Göl sularının kurutulması ve arazinin kumul olması nedeniyle 1945 lerden bu yana halk arasında KUMUL olarak anılan iskan yeri böylece 1968 yılında resmen KUMLU olarak tescil edilmiştir.
İlçemiz 09.05.1990 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen ve 20 Mayıs 1990 tarih ve 20523 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 3644 sayılı Kanun’la Reyhanlı İlçesinden ayrılarak 09 Eylül 1991 tarihinde ilk Kaymakamın göreve başlamasıyla Hatay İlinin On birinci ilçesi olarak teşkilatlanmıştır.


İl Merkezine 40 Km. mesafede Amik Ovasının ortasında düzlük bir arazi üzerine kurulmuş bulunan Kumlu, Kuzeyinde Kırıkhan ilçesi, Batısında Antakya, Güneyinde Reyhanlı ilçesiyle çevrilmiş olup, Doğusunda 22 Km.lik Suriye Hududu olan bir sınır ilçesidir. Denizden ortalama yüksekliği 95 m. olan Kumlu, iklim olarak Akdeniz iklimi özelliğini taşımaktadır.
İlçenin yüzölçümü 223 Km2.dir.

REYHANLI

Osman Yarıcı

REYHANLININ TARİHİ

Reyhanlı’nın denizden yüksekliği 100m.,yıllık yağış ortalaması 531mm.ve yüz ölçümüde 592 kilometre karedir.Köyler 33 muhtarlık olarak düzenlenmiştir.İlçe yerleşim merkezi hariç olmak üzere Reyhanlı’nın dönüm olarak yüz olçümü 401.146 ve bunun 14.717 dönümü dağlıktır.Ovadaki arazi 348.985 dönümü bulunmaktadır.Kalan 37.444 dönüm dağ çevrelerinde oluşan kırmızı topraktır.



Reyhanlı bölgesine adı belirli ilk yerleşen kavim Hurri’ler olmuştur.Hint-Avrupa kökenlidir.Doğu Anadolunun Van gölü çevresinde oturmaktaydılar.Kavimler göçü olayı

nedeniyle bulundukları yeri bırakıp Güney Anadoluya indiler.Yukarı Mezopotamya ve

Hatay il’i dahil Kuzay Suriye’yi işgal edip yerleştiler.Hurri’lerin yaptığı bu göçün

İ.Ö.1950 yıllarında olduğu tahmin edilmektedir.Hurri’ler İ.Ö 1800 yılında Mitanni krallığını

kurdular.Devlet,konfederasyon niteliğindeydi,yani küçük kent krallıkların bir merkez çevresinde birleşmesiydi.Başkent Vaşşugani idi, bugünki Rasülayn’ın yeri olduğu tahmin edilmektedir.Sınırların Bitlis’ten başlayıp,Akdeniz’de bittiği sanılmaktadır.Hurri uygarlığı en gelişmiş dönemini Atçana’da sağlamıştır.



Ançak Çatalhöyük ,Cüdeyde ve Atçana höyüklerinde yapılan kazılar,Reyhanlı bölgesinin daha Hurri’ler gelmeden önce,bugün adını bilmediğimiz kavimler tarafından yerleşik bulunduğunu anlamaktayız.



Reyhanlı ilçesindeki Hurri uygarlığına son veren Hititler olmuştur.

Hititler Hint-Avrupa kökenlidir ve Kafkaslar üzerinden İ.Ö 2000 yıllarının başında Anadolu’ya geçtikleri tahmin edilmektedir ve kızılırmak kavsi içindeki bölgeye yerleşmişlerdir. Hitit kralı Hattuşil Mitaniler’den halepi aldı,Amik Ovasına girdi ve oradaki Hurri kent devletlerini tek tek ele geçirdi

Böylelikle Hitit’lerin Amik Ovasındaki Hurri’ler üzerindeki egemenlikleri İ.Ö.XIII.yy. ortalarından itibaren kesinleşmiş oldu.

Hitit konfederasyonu İ.Ö 1180 yılında dağılınca Kuzey Suriye ve Amik Ovasında Hitit kent devletleri ortaya çıktı.Atçana’daki Alalah kenti çok yağmalandığı için önemini yitirmişti.

Onun için Hitit’ler,Çatalhöyük başkent olmak üzere konfederasyon nitelikli Amik Ovasında

Bir devlet kurdular ve bu devlete Hatina adını verdiler.O dönemde Çatalhöyüğün adı Kanula idi.Ve bundan sonra reyhanlı bölgesinde bir hitit uygarlığı süre gelmekteydi



Asur kralı Sargon II, İ.Ö 717 yılında Amik Ovasındaki Hitit egemenliğine son verdi.

Artık Reyhanlı bölgesinde Asur’lu kent devletler oluştu.Nitekim İ.Ö VIII.yy.ortalarından

İtibaren Çatalhöyük , Cüdeyde ve Tainat höyüklerinde Asur’lularla ilgili mühürler görmekteyiz.



Pers’ler İ.Ö 538 yılında Asur’luların Amik Ovasındaki egemenliklerine son verirler.

Büyük İskender İ.Ö 333 yıllarında ,Pers kralı Daryüs ‘ü Erzin’de yenerek Amik Ovasına

Bu kez Grek’ler egemen olur.

Reyhanlı’nın çok eski bir yerleşim yeri olmasına karşın,Hurri,Hitit ve Asur uygarlığından sonra belgelerde uzun süren bir kesintiyle karşılaşmaktayız.Bunun yanı sıra Pers ,Grek ve Roma uygarlıklarından kalma hiçbir kalıntı yoktur.Cüdeyde kayalıklarında tek tük rastlanan

oyukların Romalılardan kalma mezarlar olduğu tahmin edilmektedir.



Reyhanlı eskiden bir su değirmenleri ülkesiydi.

ALTINÖZÜ

Osman Yarıcı

Altınözü 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmış ve Antakya vilayetine bağlanmıştır.



Altınözü 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmış ve Antakya vilayetine bağlanmıştır. I. Dünya Savaşından sonra Fransızların eline geçmiş ve 23 Temmuz 1939’da anavatana kavuşmuştur. 1945 yılında ilçe olmuştur.



Mülki hudutlar içerisinde 4 belediye teşkilatı ile 41 köy bulunmaktadır. Altınkaya, Yiğityolu, Hacıpaşa ve Altınözü merkez beldelerinde belediye teşkilatı mevcuttur.



İlçe nüfusunun büyük bir kısmı geçimini tarımsal faaliyetlerden temin etmekte, küçük bir kısmı da el sanatları ile geçimini sağlamaktadır. İlçe halkının belli başlı gelir kaynağı buğday, zeytin ve tütün ürünlerine dayanmaktadır. Nüfusun yoğun oluşu nedeniyle tarım alanları yetersiz olduğundan nüfusun büyük bölümü Çukurova ve Amik Ovasına mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya gitmektedir.



NÜFUS DURUMU:
ilçemiz nüfusu 2000 yılı genel nüfus sayımı sonuçlarına göre 59.261 olup, bu nüfusun 5,434'ü ilçe merkezinde, 53,827 belde ve köylerimizde yaşamaktadır.

İlçemiz farklı kültür ve dini inançlara sahip vatandaşlarımızın bir arada huzur içerisinde yaşadığı bir yerdir.



İDARİ DURUMU

İlçemiz mülki hudutları içerisinde ilçe belediyesi, Altınkaya, Yiğityolu ve Hacıpaşa Belde Belediye Başkanlığı olmak üzere toplam 4 belediye teşkilatı ve 41 köy bulunmaktadır.



SOSYAL DURUMU


İlçe nüfusunun % 90'ı tarımsal faaliyetler % 10'u ise küçük çaptaki el sanatları ile uğraşmaktadır. İlçe halkanın belli başlı gelir kaynağı Buğday, Zeytin ve Tütün ürünlerine dayanmaktadır.


Vatandaşların yoğun olarak yaşadığı kırsal kesimde gelir seviyesi düşük olduğundan halkın büyük bölümü Çukurova ve Amik ovalarına mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya gitmekte olup, bir kısımı da Yurt Dışında çalışmaktadır.

Altınözü adının Osmanlılar zamanında verildiği, o dönemde Fatikli Mahalle’sinde düzenlenen tapu kayıtlarından Altınözü isminin geçmesinden anlaşılmaktadır. Altınözü, Araplar tarafından alınmasından sonra kale tipi şato anlamına gelen Kasi diye anılmış ve zamanla bu kelime bozularak, halk arasında Kuseyr denilmeye başlanmıştır. İslâmiyetin yayılmasından sonra Altınözü’ ne hakim olan Kozkalesi, Hz. Ömer devrinde 638 yılında Araplar tarafından fethedilmiştir. Daha sonra Haçlıların eline geçmiş ve bu durum 150 yıl devam etmiştir. Ancak Memluk Sultanı Baybars daha sonraları Kuseyr (Altınözü) bölgesini ele geçirmiş ve bu bölgede 1515 yılına kadar hakimiyetini sürdürmüştür.

Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Mısır seferi (1515) sırasında Kuseyr bölgesini Osmanlı’lara bağlamıştır. Bölgede altın madenleri olduğu için de kente Altınözü adı verilmiştir.

II. Abdulhamit’in toprak reformu sırasında Altınözü Halep Vilayetine bağlanmıştır. 1. Dünya savaşı sonrasında Altınözü’ndeki milisler, Türkiye ile Fransa arasında imzalanan 1921 Ankara anlaşmasına kadar Fransızları 3 yıl süreyle Altınözü’ne sokmamıştır. Ancak Ankara antlaşmasından sonra Altınözü’ne giren Fransızlar, Hatay’ın Anavatana katılışına kadar ( 23 Temmuz 1939) milislerle uğraşmıştır. Hatay’ın Anavatana katılışı ile bu durum son bulmuştur. Hatay il ilan edildikten sonra Altınözü de ilçe olarak 1945 yılında Hatay’a bağlanarak 9 ilçeden biri olmuştur.

Altınözü'nde günümüze ulaşan eserler arasında Koz Kalesi,Koz Kale Köyü yakınında olup, Kürşat Kalesi olarak da tanınmaktadır. Çevreye göre yüksek bir kayalık üzerindeki kale, kalınduvarlarla güçlendirilmiştir.Büyük bir bölümü harap olmakla beraber, güney tarafında 100 m. uzaklıkta iri blok taşlardan yapılmış burcu iyi durumdadır. helenistik dönemde yapılan bu kale Bizanslılar ve Haçlılar tarafından kullanılmış, 1268'de Baybars tarafından ele geçirilmiştir. Bunadan sonra da önemini yitirmiştir.

Altınözü Yunushan Köyü'nün 3 km. batısında bir dağın eteğinde olan 20 m. uzunluğunda 12 m. genişliğindeki Sırtlan Mağarası; ilçe merkezine 8 km. uzaklıkta Yunuhsan Köyü yakınındaki Gelinler Dağı'nda MÖ.III. ve I. yüzyıllar arasında Roma ve Bizans dönemlerinde bir yerleşim yeri bulunuyordu. Burada yaşayanlar, kayalara oyulmuş evlerde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca çevrede çok satıda katlı mezarlara da rastlanmıştır. Altınözü Tokaçlı Köyü'ndeki kalınrıların Melik-i Hileni'nin yazlık sarayı olduğu söylenmektedir. Burada yapılan kazılarda çok sayıda altın ve günlük kullanım eşyaları ile karşılaşılmıştır. Altınözü ile Koz Kalesi arasında rastlanılan kalıntıların ne olduğu anlaşılamamakla beraber, burada yapılan kaçak kazılarda altın gümüş ve tarihi esere rastlanmıştır.

İlçede günümüze gelebilen eserler arasında;

Koz Kalesi
Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü bulunmaktadır

BELEN

Osman Yarıcı

Belen; dünya tarihinde ilk defa Osmanlı İmparatorluğu döneminde iskana açılmıştır. Sultan Selim Han 1516 yılında Mercidabık Zaferi ve Kilis ovasında Mısır Memluklarının bozgunu öncesinde ilk defa Belen geçidini bir kurmay gözüyle inceledi. Anadolu’nun Kuzey Suriye’ye açılan en uygun geçit olduğunu tesbit etti. Amanosların ikibin metre yüksekliğinde 150 kilometre boyunca bir duvar gibi devam eden sarp coğrafyasının, yalnız Belen geçidinde 600-700 metreye kadar alçaldığı geçitin, aynı zamanda askeri açıdan,ülke güvenliği açısından stratejik önemi vardır. Padişah bölgeye en kısa zamanda bir derbend oluşturulması talimatını verdi. Ancak, ömrü vefa etmedi.

Kanuni Sultan Süleyman, babasının projesini hayata geçirdi. 1535 yılında Bağdat seferinden dönen padişah İstanbul’a doğru giderken Belen Boğazından geçmiş, buranın askeri önemini bir kere daha müşahede edip, geçide bir derbend kurulmasını emretmiş.

Aynı yıl Derbend teşkiline başlandı. Arazinin çok engebeli ve yokuş oluşu sebebiyle, Türkmen şivesince buraya Belen adı verilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman, Kayseri,nin Develi İlçesinden seçme Oğuzlu 65 Yörük ailesini getirerek ilk mecburi iskan devlet eliyle gerçekleştirdi. İskanla birlikte, yaşanan yüzyılların dört yıldızlı otellerin işlevini gören Kervansaray (Han) inşa edildi. Hemen karşısına cami, hamam ve aynı sırada elli adet dükkan yapıldı.

Bugün hala cami, hamam ve dükkanlar Belen halkının hizmetindeyken, tarihi kervansarayın tavanı çökmüş olup, avlusu kısmen yaz aylarında çayhane olarak kullanılmaktadır. ( Komple tadilata girmiş olup 2005’te hizmete girmesi beklenmektedir.) Kanuni Sultan Süleyman’ın bugün Hatay halkına nazende bir armağan olan külliyesi bakımsız haliyle bile oryantel estetiği ve sağlamlığıyla muhteşem tarihimizin ve kültürel zenginliklerimizin bütün güzelliklerini günümüze kadar ulaştırabilmiştir.

Derbend teşkili amacıyla Belen’e getirilen halk vergiden muaf tutulmuştur. Çünkü görevleri nizami askeri takviye amacıyla korucu görevini üslenmişlerdir

Daha sonraki yıllarda, köylü ve esnaftan müslim-gayri müslim, Osmanlının sosyo-kültürel mozayiğinin Belen’e yerleşerek nüfusun artmakta olduğunu görüyoruz.

Bölgeden geçen Büyük Türk seyyahı Evliya Çelebi Belen yöresinden; Hava ve suyunun letafetinden halkın yüzü al-pençedir. Yalnız sokakları ve evleri gayetle dardır; diye not düşmüştür. Ormanlık ve engebeli olan coğrafi yapısıyla sosyal çalkantılara da değinmiştir.

Hatta Sarımazı ile Soğukoluk (Güzelyayla) arasında, bu gün çiftliklerin ve Belen Belediye mezbahasının bulunduğu boğazı kastederek…”Hele Derebahçe nam bir mevki vardır. Neuzübillah gece-gündüz harami eksik olmaz..”demiştir.

Derbend mensubu askeri birliğin görevi; bölgede asayişi ve halkın güvenliğini sağlamaktır. Aynı şekilde sorumlu oldukları birlikte, onarım ve tamirini de yaparlardı. Dış düşmana karşı da bütün sivil halk, tüm imkanlarını seferber ederek, hem askere lojistik destek verir, hem de vurucu güç olarak sıcak harbe katılırdı.

Derbentler diğer bir ifadeyle Asker-sivil karışımı, dış düşmana karşı organize olmuş, müşterek direniş merkezleriydi. Aynı tarihlerde, bugünkü Hatay coğrafyası içinde Payas, Bakras, Muratpaşa derbendleri meşur idi. Görev bölümüyle birlikte, derbendin kendi iç bünyesinde bir hiyerarşi de vardır. Bunlar yukardan aşağı, Derbernd ağası, çavuş, derbend Katibi, Muhtar, imam ve derbendin hizmetlileriydi. Başta Hac yolunun ve sure alaylarının güvenliği olmak üzere Belen Derbendi yüzlerce yıl halka ve devlete hizmet etmiştir. Belen Derbend, 1827’de Osmanlıya başkaldıran Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın ordularını Gedik’te aylarca oyaladılar. Mısır’dan yola çıkan ordu elini kolunu sallayarak Filistin-Ürdün-Suriye’yi engelsiz geçiyor, ancak Belen derbendinde duvara çarparcasına aylarca olduğu yere çakılıyor. Asi Mısır ordusu, Devlet-i ebed müddet adına ilk mukavemeti Belenlilerden görmüştür. Aylarca İstanbul’dan da herhangi bir destek takviye alamadan, geçitlere barikatlar kurarak vur-kaçlarla ve taciz atışlarıyla yılmadan çarpıştılar. Ancak bir Cuma günü ve Cuma namazı esnasında, belki Haçlıların yapabileceği bir gaddarlıkla Mısır Süvarilerinin ani baskınına uğradılar. İbadet halindeki insanlar kılıçtan geçirildi. Bu baskında Belenliler 13 bin şehit verdi. Kurtulabilenler Benlidere ve Atık koruluklarına çekildiler.

Fakat Anadolu içlerine hatta Kütahya önlerine kadar giren Mısır askerlerine, geri dönüşlerinde Toprakkale’den itibaren, Erzin Karamustafalıları, Ulaşlılar, Uzeyirli, Küçükalioğluları ve dağ koyaklarını tutan, öç almaya susamış, Belen’in şehit yakınları tarafından aralıksız çete baskınlarıyla toplam 60 bin nefer zayiat vermişler.

HASSA

Osman Yarıcı

ROMA DÖNEMİNDE HASSA

M.Ö. 64 yılında Hatay Bölgesi Romalılar’ın egemenliği altına girmiş, Antakya Suriye’nin başkenti olmuştur. Bu dönemde Sezar da Antakya’yı ziyaret etmiştir.

Hıristiyanlık Anadolu’da ilk olarak Antakya bölgesinde yayılmaya başladı. Bu dönemde Hatay bölgesi dünyanın en gelişmiş bölgeleri arasında idi. Roma İmparatorluğu’nun üçüncü büyük şehri Antakya idi. İskenderun ve Selevkeia Pieria (Çevlik) Limanları bu dönemde çok işlek bir durumda idi. İpekyolu’nun batıdaki son noktası Antakya idi. Bu dönemden kalma yapı izleri, ilin diğer yerleri gibi Hassa bölgesinde de görülmektedir.

M.S. 256 – 260 tarihleri arasında I.Şapur bölgemizi ve Hatay civarını ele geçirmiştir. 395 – 396 yıllarında Karadeniz’in kuzeyinde ve Avrupa’da bir devlet kuran Hunlar Anadolu topraklarına ve Kuzey Suriye’ye akınlar düzenleyerek Antakya da dahil olmak üzere Anadolu’nun bir çok yerini ele geçirmişlerdir. Bu akınlarda Hunlar’ın başında Basık ve Kursık adındaki ünlü komutanlar vardı.

395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Hatay ve bölgemiz Roma’nın doğu bölümünde yer aldı. Bu devlet daha sonra Bizans İmparatorluğu adı ile anılacaktır.

Hatay ve yöremiz 1.derece deprem kuşağı üzerinde yer alması nedeniyle bir çok deprem meydana gelmiştir. Bunların en önemlisi 526 yılında meydana gelen depremdir. Bu deprem bölgeyi yerle bir etmiştir. Sadece Antakya’da 250.000 kişi ölmüştür. Bu deprem sonrası Hatay bölgesi eski ihtişamını kaybetmiş, hayatta kalan insanların çoğu başka yerlere göç etmiş, bölge bir daha eski canlılığına kavuşamamıştır.



İSLAMİ DÖNEMDE HASSA

540 yılından Sasaniler’in işgaline uğrayan bölgemiz 611–638 yılları arasında bu devletin egemenliği altında kalmış, 638 yılından itibaren İslam Orduları Ebu Ubeyde İbn – ül Cerrah komutasındaki bir orduyla bölgeyi fethetmiştir. Kurulan İslam devleti en şiddetli savaşları Sasani ve Bizanslılar’la yapmıştır.

İslam orduları Hatay’ı ele geçirince burası uzun süre Bizans ile İslam Devleti arasında sınır vilayeti oldu. Burada “Murabıt” adı verilen bir daimi sınır muhafızlığı teşkilatı kuruldu. Daha sonra Bizans’a yapılan akınlar için üs olarak kullanıldı. Hassa’nın bulunduğu bölge 661–750 yılları arasında Emevi Devleti’nin sınırları içerisinde kaldı. Bu dönemde bölgede güvenliği sağlamak amacıyla bir çok kale yapılmıştı. 750 yılından itibaren Abbasiler’in egemenlik dönemi başladı. Avasım adıyla anılan sınır vilayetleri daima savaşa hazır durumda idiler. Bölge bir süre bağımsız bir devlet olarak Mısır’da kurulan Tolunoğulları Devleti’nin sınırları içerisinde (877) kaldı. 895 yılında Abbasiler bölgeye tekrar egemen oldular. Daha sonra bölge yine Mısır’da kurulan İhşitoğulları’nın egemenliği altına girdi.

İhşitoğulları’nın ardından 944 yılında bölge Hamdanoğulları’nın Halep kolunun hakimiyeti altına girdi.



BİZANS DÖNEMİ HASSA

Bizans Orduları bir yıllık kuşatmadan sonra 969 yılında Antakya’yı ardından da tüm Hatay bölgesini ele geçirdiler. 331 yıl süren İslam egemenliği bölgemizde son buldu. Zamanla bu bölgede Türk nüfusu çoğaldı. Bu olay Selçuklular’ın bölgede gelişmesine zemin hazırladı.



SELÇUKLULAR DÖNEMİ HASSA

Bu yıllarda Hanoğlu Harun, Afşin, Sanduk, Kurlu, Atsız ve Şöklü Suriye’ye gelerek bu bölgeyi (1065) ele geçirmişlerdir.

1071 Malazgirt Savaşı sonunda Anadolu fethedilmiş ve Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu’ya gelerek İznik merkez olmak üzere Amcaoğulları’na bağlı kalmak kaydıyla Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. Süleyman Şah Anadolu’yu ele geçirdikten sonra güneye yönelerek 1084 yılında Antakya ve çevresini ele geçirmiştir. Süleyman Şah Antakya’yı alınca Musul Emiri Müslim Süleyman Şah’dan Baç (Cizye) vergisi ister. “Ben Müslüman’ım” diyen Süleyman Şah vergi göndermez. Bunun üzerine Musul Emiri ile Süleyman Şah arasında Amik Ovasında Kurzahir mevkiinde savaş yapılır. Savaşı Süleyman Şah kazanır. Müslim bu savaşta ölür. Bu olay Büyük Selçuklular’ı harekete geçirir. Süleyman Şah’ın çok güçlendiğini gören Suriye Selçuklu Hükümdarı Tutuş Büyük bir ordu ile Süleyman Şah’ın üzerine yürür.

Halep yakınlarında Ayn Selem’de karşı karşıya gelen iki Selçuklu Hükümdarı’nın yaptıkları şiddetli savaş sonucunda, Süleyman Şah savaşı kaybederek (1086) ölür.

Bu savaş sonucunda Suriye Bölgesi’nde karışıklıklar meydana gelir. Bu olayları durdurmak için Melik Şah Hatay bölgesine hareket eder. Burada huzur ve sükûneti sağlar.

Anadolu Selçuklu Devleti’nde, Süleyman Şah öldükten sonra kısa bir süre (Melik Şah’ın ölümüne kadar) Fetret Devri yaşanır. I.Kılıçarslan babasının tahtına geçer, devleti toparlar; ancak bu arada Haçlılar’ın İstanbul’a geldiği ve Anadolu’ya geçmekte olduğu (1096) haberi alınır. Şiddetli savaşlar sonucunda Haçlılar’a ağır zayiatlar verdirilir; fakat onları durduramazlar. 100.000 kişilik bir Haçlı ordusu Antakya’ya gelir ve şehri kuşatır. Dokuz aylık bir kuşatma sonucu Antakya zaptedilir. Buradaki tüm Müslümanlar, Haçlılar tarafından (1098) kılıçtan geçirilir.




HAÇLILAR DÖNEMİ

Antakya’nın zaptedilmesinden sonraki dönemde (1098) bu bölgede, bir Haçlı Kontluğu kurulur. Bu tarihten itibaren 170 yıl yöre Haçlı Kontluğu’na bağlı kalır. 1191 yılında Selahattin Eyyubi Bakras ve Darb-ı Sak Kaleleri’ni ve Hassa yöresini fetheder. Haçlılar devamlı Avrupa ile ilişki içerisinde olduklarından, bu dönemde bölgede ticari faaliyetlerin arttığı görülür.




MEMLÜKLÜLER DÖNEMİ

1268 yılında Memlük Sultanı Baybars bölgeye gelir ve Antakya’yı ele geçirerek 171 yıl devam eden Antakya Kontluğu’na son verir, daha sonra Hassa’yı da içine almak kaydı ile Kayseri’ye kadar olan yerleri ele geçirir. Bölgedeki kaleleri fethettiği kayıtlarda mevcuttur.

XIV.ve XV.yüzyıllarda Halep, Antakya ve Antep yörelerinde yaşayan Türkmen boylarının başında Avşarlar ve Bayatlar gelmekte idi. Bu dönemde Kuzey Suriye’de Avşarlar’ın üç bey ailesi bulunmakta idi. Bunlar Gündüzoğulları (Amik Ovası’nda), Köpekoğulları (Antep’te) ve Özeroğulları (Dörtyol ve civarında) yaşamakta idiler. Memlüklüler döneminde Anadolu’yu Moğol istilası sarmış, Moğollardan kaçan Türkmenler’in bir kısmı da Hassa bölgesine göç edip yerleşmiş, bu dönemde bölge yoğun bir Türkmen iskanına sahne olmuştur. Bu dönemde Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları bölgede kurulan güçlü beyliklerdi. Osmanlı Devleti’nin kurulup güçlendiği yıllarda bölge Memlüklüler ile Osmanlılar’ın sürtüşmelerine sahne oldu. Bu sürtüşmeler 1485 yılında iki devlet arasında altı yıl sürecek uzun savaşlara neden oldu. Bu savaşlarda her iki taraf da birbirlerine üstünlük sağlayamadılar. 1491 yılında Osmanlılar ile Memlüklüler arasında barış imzalandı.




OSMANLILAR DÖNEMİ

Yavuz Sultan Selim 1516 yılında Mercidabık Savaşı ile tüm Suriye’yi Osmanlı Devleti’ne bağlar. Osmanlı yönetimine geçen Hassa bölgesi de önce Halep Vilayeti’ne bağlanır. Daha sonraki yıllarda ise Maraş’ta bulunan Dulkadiroğulları Beyliği’ne bağlandığı görülür.

Kanuni Sultan Süleyman devrinde ise Hassa bölgesinde çeltik tarımının yaygın olduğu ve tohumun devlet tarafından verildiği kayıtlarda bulunmaktadır. Bugün Hassa’ya bağlı Mazmanlı Köyü’nde çeltik tarımı hala yapılmaktadır.

Osmanlı Devleti Hassa yöresini fethettiği sırada burada çok sayıda Türkmen yaşamakta idi. Bölgenin zaman zaman Halep ve Maraş (Zülkadiriye) sınırları içinde yer aldığı görülür.

O dönemde konar göçer olan Türkmenler’in çoğunluğu Hassa bölgesini kışlak olarak kullanmakta idiler. 1555 yılındaki kayıtlara göre Hassa bölgesi Zülkadiriye Vilayeti’ne bağlı bulunmaktadır. Büyük merkezlerden uzak olarak köy hayatı yaşamaktadır.

Amanos Dağları’nın doğusunda Tiyek ve Kargılık Maraş Sancağı’na bağlı Güvercinlik kazasının nahiyeleridir. Cengiz Orhonlu’nun yapmış olduğu araştırmaya göre; Beyrut, Mısır ve Halep bölgesinin kereste ihtiyacını karşılamak üzere Ordu (Yayladağı), Payas ve Hassa yöreleri civarındaki dağlar, tükenmez bir hazinedir. Dağların yerleşim bölgelerine yakın yerlerindeki ormansızlığın bu sebepten olduğunu öne sürer.

Bölgede yaşayan Türkmenler’den Belikanlı ve Delikanlı Aşiretleri Hassa’nın kuzey bölgelerini işgal etmektedirler.

XVII. yüzyıl başlarında Gavur Dağları’nın doğusunda Karayunak, Başımkızdılı, Çepni, Bayat taifesinden Bahadırlı Cemaatleri Hassa bölgesi ile Gündüzlü bölgelerinde bulunmakta idiler.

DÖRTYOL

Osman Yarıcı

Çeşitli medeniyetlerin yaşadığı bölge 13-14. yüzyıllardan itibaren yoğun Türkmen yerleşimine sahne olmuş, Oğuzların Üçoklar boyuna mensup olan Özeroğulları Beyliği bölgede uzun süre hüküm sürmüştür. Osmanlı hakimiyeti döneminde de bölge Özer (Uzeyir) sancağı olarak yönetilmiş, bu idari birim Arsuz ve Darbısak bölgelerini de içine almıştır. Osmanlı döneminin ilçemizdeki en önemli eserleri Payas'taki Sokoklu Külliyesi, liman ve Cin Kulesi'dir. Dörtyol ve çevresinde 18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan Küçükalioğulları olayı sayılmazsa sakin bir yaşayış görülmüştür. 19. yüzyılda Üzeyir ve Beylan sancakları Adana Vilâyetine mülhak idi ve Adana valisi bu iki sancağın da mutasarrıfı idi.

Dörtyol'un merkezi olan Çokmerzimen Köyü kurulmadan önce çevresinde Özerli, Ocaklı, Payas, Kuzuculu, Çaylı ve Karakese Köyleri bulunmaktaydı.

Eskiden hayvancılıkla uğraşan konar göçerler İç Anadoluídan Çukurovaíya oradan da Halep'e kadar gider gelirlerdi. Her gittikleri yerlerde hayvanlarını otlatır ve konaklarlardı. Şimdiki Merkez Camii karşındaki Seçer Oteli yanında üç çınar ağacı bulunmakta idi. Konar göçerler hayvanlarını burada otlatırlar ve konaklarlardı.

Daha sonra bölgeye Ermeniler gelerek şimdiki çarşı meydanından dağa doğru olan araziye yerleşmişlerdir.

Ermeniler sanatla, ticaretle, yapı ustalığı ile uğraşırlar ve eşeklerle dağdan odun getirip satarlardı.

Dörtyol'un kurtuluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber kaynak şahısların anlattıklarına göre 19. yüzyılda kurulduğu tahmin edilmektedir.

Bu tarihlerde Dörtyol'a ilk defa Abdurrahmanlar, Çankırlar, Delisüllüler, Bölükbaşılar gelip yerleşirler. Daha sonra Bozdoğanlar, Karabeyler, Akkoyunlular, Türkoğulları gelip yerleşir.

Şimdiki çarşı içinden dört anayöne giden yolun orta kısmında dağ ile denizi, Çukurova ile Hatayíı birbirlerine bağlıyan dört ana geçiş yolu bulunmaktadır.

1900 yılında büyüyüp köy olunca İmraniye adı verilmiş ve Payas'a bağlanmış; 1906ída da bucak olunca Erzin'e bağlanmıştır. Dörtyol bucak olunca kuzeye otuz ev, batıya da on ev Türk gelip yerleşmiştir. 1909 yılında ilçe olmuş ve ilçe merkezindeki dört ana yöne giden yoldan dolayı DÖRTYOL adını almış ve Adana'ya bağlanmıştır.

Şehir merkezinden dağa doğru genişleyen ve gelişen Dörtyol'a Kafkasya, Van, Erzincan, Girit ve Yugoslavya'dan göçmenler gelip yerleşmişlerdir.

ERZİN

Osman Yarıcı

Erzin'in 1473 Otlukbeli Savaşından sonra çoğunluğu Akkoyunlulardan oluşan Türkmen boylarının, İssos ovasının kuzeyindeki bol otlak ve sulak bir alan olan Karahüyük yöresine göçleri ve zamanla bazılarının şimdiki Yoncadüzü ve Gökdere arasındaki "Akdam", bazılarının da Erzin in batısındaki "Şeyhin Ocağı" bölgelerine gelerek buraları yurt edinmeleri sonrasında kurulduğu ve adının da Orta Asya da bulunan Tannu (Tanrı) dağları civarındaki (Tannu Ola) Erzin şehrinin isminden geldiği sanılmaktadır.Yanlız Türkmenlerin, Karahüyükten 1695-1700 yıllarında buraya gelmeden önce Selçuklular ve Memluklular zamanında bazı Türk boylarınında (Özerler, Tebüklüler-Tıbıklar, Pındıklar) bölgeye geldikleri tahmin ediliyor.
1903 yılında Mutasarrufluk olan Erzin 1906 yılında Bucak haline dönüştürülmüş, 11/07/1930 tarihinde de Adana dan ayrılarak Hatay iline bağlanmıştır.
1.Dünya Savaşından sonra Erzin, Fransızlar ve Ermenilerin işgaline uğramış ve 4 yıl kadar bunların istilasına maruz kaldıktan sonra 8 Ocak 1922 de bağımsızlığına kavuşmuştur.
1987 yılında İlçe statüsüne kavuşan Erzin hızla büyümekte ve gelişmekte olup geçmiş tarihiyle her zaman gurur duymuştur.

YAYLADAĞI

Osman Yarıcı

İlçenin tarihi durumu milattan önceki yüz yıllara kadar uzanmaktadır. Bölgenin batısında bulunan ve yörenin en yüksek yeri olan Keldağ üzerinde mahalli ismi Harabe Kilise olarak bilinen ve tarihi kayıtlara göre ismi Barlahan olan kilisede yapılan kazılarda üç devreye ait paralar bulunmuştur. Bu paraların İyonyalılar'a, Romalılar'a ve Abbasiler'e ait olduğu tespit edilmiştir.Yine aynı bölgede Montblace isminde bir şehrin bulunduğu ve dünyanın üçüncü büyük şehri olduğu, bütün kervan yollarının buradan geçtiği, dünyada ilk olarak şarapçılık ve ipekçilik monopolünün burada kurulduğu, 60 odalı hastanenin yapıldığı tespit edilmiştir. Şehrin üzerinde kurulduğu Keldağ' ın volkanik bir dağ olması dolayısıyla bir püskürme neticesinde şehrin tamamen yok olduğu belirtilmektedir. Yine Keldağ üzerinde bulunan bu kilisenin 1700 yıllık olduğu, Senpiyer kilisesinden sonra yapıldığı araştırma neticesinde ortaya çıkmıştır. Ayrıca Denizgören köyünün Bayındır adı verilen mevkiinde Hocalar kilisesinden önce yapıldığı, şu savla ileri sürülmektedir. Hıristiyanlık dininin ilk ortaya çıktığı dönemde bu dine mensup olan çeşitli baskılarla karşılaşmakta ve bu kişiler genellikle gözden uzakta, saklanması ve kaçması kolay olan yerlerde yetiştirilmektedir. Bu sebeple Hıristiyanlık dinin içerisindeki resimler özelliğini günümüze kadar korumuştur.İlçe daha sonra Osmanlılar'ın idaresine geçmiş I. Dünya Savaşı sonuna kadar bu yönetime bağlı olarak kalmıştır. Evliya ÇELEBİ Seyahatnamesinde ilçeden Trablusgarp Şam'a bağlı ORDU köyü olarak bahsetmektedir.I. Dünya Savaşının sonunda ilçe Fransız işgaline uğramış ve 18 yıl Fransız yönetiminde kalmıştır. Hatay’ın müstakil devlet olması üzerine bir yıl Hatay devletinin bir ilçesi olmuş ve Hatay’ın Anavatan'a ilhakı ile 1939 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne katılmıştır. İlçenin ismi Karadeniz bölgesindeki "Ordu" ile karıştırılmaması için ilçenin doğusunda bulunan Yayladağı adından esinlenerek YAYLADAĞI olarak değiştirilmiştir.

EKONOMİK DURUM

İlçemiz bir tarım bölgesi olması dolayısıyla halkın gelirinin büyük bir kısmı tarıma dayanmaktadır. İlçemizde kayda değer bir sanayi bulunmamaktadır. Sadece üretilen tütünlerin işlendiği Tütün İşletme Müdürlüğü mevcuttur.İlçemizde küçük sanayi ve el sanatları ile ilgili küçük çapta aile işyerleri bulunmaktadır. İlçemiz bir tarım ilçesi olup arazi miktarının çok kısıtlı olması sebebiyle daha çok tütün üretilir. Diğer tarım ürünleri de yetiştirilmektedir.İlçemizde toplam arazi miktarı 366.000 dek. olarak belirlenmiştir. 39.450 da. tarıma elverişli olmayan arazi miktarıdır. Tarıma elverişli arazi ölçümü ise 164.500 da. olarak yapılmıştır. Sulu arazi miktarı 13.000 da., kapalı nadas ve bor alan 150 da., orman alanı ise 162.000 da. olarak belirlenmiştir.Gelir getiren ürünler, ekili alan miktarı ve üretim miktarı ise şu şekildedir :Hububat : 77.620 da. - 22.036 tonTütün : 18.050 da. - 1.354 tonZeytin : 49.660 da. - 8.950 tonMeyve : 4.060 da. - 3.446 tonSebze : 7.350 da. - 47.991 tonNohut : 4.500 da. - 540 tonDiğer : 4260 da. - 12.780 tonHayvan mevcudu ise :Sığır ( Kültür, melez, yerli ) : 4.040 adetKeçi ( Kıl, melez ) : 17.179 adetKoyun ( Yerli ) : 3.254 adetEşek ( Yerli ) : 1.600 adetAt ( Yerli ) : 90 adetKatır ( Yerli ) : 400 adetolarak belirlenmiştir.Tütünde kota sisteminin uygulanmasının başlamasıyla geçen yıl ve daha önceki yıllarda ilçemizde tütün ziraatına alternatif bitki yetiştiriciliğine yönelik çalışmalar yapılmakta olup, bu çalışmalar içerisinde ilçemizde iklime uygun, geliri yüksek tarla bitkilerinin yetiştiriciliğinin yaygınlaştırılması bunun yanında kapama meyve bahçelerinin kurulmasına yönelik çalışmalar yapılmış olup, çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmalar çerçevesinde Köylere Hizmet Götürme Birliği ve Özel İdare Müdürlüğü kanalıyla 100 adet çiftçiye 100 adet sığır dağıtıldı. S.Y.D. Vakfı tarafından SRAP ile 72 adet gebe düve dağıtılmıştır.İlçede zeytin adedi 754.000 'e ulaşmış olup, bunun 430.000 adedi meyve vermektedir. 9000 adet bodur elma fidanı dağıtılmıştır. İlçemiz çiftçilerinin faydalanması için 3 adet süt soğutma tankı, 1 mibzer, 1 gübre dağıtma makinesi alınmıştır.Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma kanalıyla plastik seralarda yetiştirmek üzere domates ve salatalık üretimi yapılmaktadır. Alternatif ürün olarak kekik yetiştiriciliği iki yıldan bu yana yapılmaktadır. İlçede bulunan 5 da. alanda defne ıslak çalışması yapılmaktadır. 2005 Yılında DGD ve ÇKS için 4031 çiftçi, 92.628 da. için desteğe başvurmuştur.

SOSYAL DURUM

Eğitim ve Kültür DurumuEğitim ve Kültür faaliyetleri Hatay’ın anavatana katılmasıyla başlamış ve her geçen gün aratarak devam etmektedir. 1939 yılında %2 olan Okuma–Yazma oranı günümüzde %97 ye ulaşmıştır.Sağlık Durumuİlçe merkezinde merkez sağlık ocağı tabipliği, Yeditepe, Karaköse, Kışlak beldelerinde birer adet sağlık ocağı ile sağlık hizmetleri yürütülmektedir.COĞRAFİ YAPI
İlçemizin bugünkü köyleri ile birlikte bulunduğu yerin tamamen denizle kaplı olduğu jeolojik olaylar neticesinde suların çekildiği elimizde mevcut olan fosillerden anlaşılmaktadır.İlçemiz, Türkiye’nin en güneyinde bulunmakta ve Akdeniz bölgesi içerisinde bulunmaktadır. İlçe 36 – 37 derece doğu boylamları arasındadır. İlçenin 366 km2, rakımı ise 450 m dir. Doğusunda Suriye, Antakya ve Altınözü ilçesi, Batısında Akdeniz ve Suriye kuzeyinde Samandağ ilçesi ve güneyinde de Suriye Bulunmaktadır. İlçenin batısında Keldağ, güneyinde Selcan dağları, kuzeyinde Ayvacık dağları bulunmaktadır. İlçe içerisinde Kureyş deresi adı verilen bir dere bulunmaktadır.Bitki örtüsü genellikle fundalık, makilik ve çam ormanı şeklindedir. Arazi durumu bakımından ise dağlık, engebelik ve kıraçtır.İlçemiz tipik bir Akdeniz iklimi altında olup yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır.

SAMANDAĞ

Osman Yarıcı

Çevlik’te yapılan kazılarda elde edilen bulgular yöredeki yaşamın Orta Paleolitik (M.Ö 100.000-40.000) döneme kadar uzandığına işaret etmektedir. Aynı yerde Üst Paleolitik Döneme ait araçlar ve insan kalıntılarına (Homo Sapiens Çevlikiyensis’ten kalma kemiklere) ulaşılmıştır. Ayrıca Meydan Köyü’nde bulunan Üç Ağızlı Mağarası’nda Üst Paleolitik Dönemin başlangıcına ilişkin buluntulara rastlanmıştır.

Yazılı tarih döneminde M.Ö 750 tarihlerine doğru Asi Nehri ağzına Yunanlılar tarafından Al-Mina Limanı kurulmuştur. O zamanlarda gemiler Asi Nehri yoluyla Antakya’ya kadar ulaşabiliyorlardı. Bu liman önemini uzun süre korumuştur.

Büyük İskender’den sonra kurulan Seleucus Krallığının hükümdarı Seleucus I.Nicator M.Ö 23 Nisan 300 tarihinde Seleucia Pieria (bu günkü Çevlik) liman kentini kurarak, ülkesinin başkenti yapmıştır.

Roma hakimiyeti döneminde İmparator Vaspasianus (M.S 69) ve oğlu Titus tarafından limanı sel sularından korumak amacıyla tüneller yaptırılmıştır. Tünellerin yapımının 100 yıl sürdüğü sanılmaktadır.

Selçuklu, Fatımi ve Memlük egemenliklerinden sonra 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız idaresinde kalan Samandağ, 1938 yılında Hatay Devleti’nin Antakya ilçesine bağlı “Süveydiye” nahiyesi olmuştur. 23 Temmuz 1939’da Hatay’ın Anavatan’a ilhakıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştır.
1948 yılında “SAMANDAĞ” adıyla ilçe olmuştur.
SS